Pembe çantalı kızın “Aile şirketinde kurumsallaşma” hikayesi

Değişmek ve değiştirmek kaçınılmazdır, bir o kadar da zordur. Evler, eşyalar, kentler değişiyor. Endüstrimiz dünya piyasaları için mal üretiyor ve Avrupa kalite ödüllerini arka arkaya Türkiye’ye getiren şirketlerimiz var. Bireyin değeri, kalite ve gelişme gibi değerlerin egemen olduğu bir Türkiye’de girişimcilik ruhu ile başlayan hikayemizdeki rolümü ve kurumsallaşma temellerimizi sizler ile paylaşmak isterim.

2000 yılında Amerika`da İşletme mastırımı bitirdikten sonra, 2003 yılında Hidrotam’da çalışmaya başladım. İş ilanı ile iş başvurusunda bulunmadığım için her hangi bir departmana dahil olamadım. Bu yüzden, şirketteki yerim ve konumum belirsizdi.

Hidrotam’a ilk geldiğimde annem ile babamın kafasında pembe çantalı kız, diğer çalışanların ise Barbie bebekleriyle oynayan küçük kız imajı vardı. Ben çalışan kadın imajını nasıl yaratabileceğimi o zamanlar bilemiyordum.

Ailemin kafasındaki düşünce, kızımız sorumluluk alabilir mi? Varımızla yoğumuzla inşa ettiğimiz şirketi değiştirmek ister ise? Bizim yaptığımız işlere saygı duyuyor mu? Daha yeni mezun olmuş küçücük kızımıza hangi işleri teslim edebiliriz? Şirketimizi batırır mı? gibi kaygıları vardı.

Ben ise, annem ve babam ne zaman işi bana bırakacaklar? Dünyanın değiştiğinin farkındalar mı? Hala benim küçük bir kız olduğumu mu düşünüyorlar?  gibi fikirler içindeydim. Sonuç olarak, hepimiz kendi içimizde kaos yaşıyorduk.

İlk yaptığım işler, annem tarafından verilen telefon defterini bilgisayara geçirme ve dosya sırtlıklarını dosyalara yerleştirmekti. Bana göre gereksiz olan bu işler yüzünden kendimi işe yaramaz görüyor ve hiç bir zaman kariyerimin olamayacağını düşüyordum. Bazı zamanlarda annem ve babam bana dosya düzenlemeleri verdiklerinde veya toplantılara katılmam gerektiğini söylediklerinde çoğu zaman üstlendiğim işi severek yapmıyordum. Çünkü benim düşüncem, gelir gelmez bana bir oda verilmesi ve altımda bir sürü eleman olmasıydı. Kısacası, hayalim hemen bir yönetici veya patron olmaktı.

Ben daha çocukken, babamın beni İmes Sanayi Sitesi’ne götürdüğü işe alıştırma denemelerinin veya yaz aylarında arkadaşlarım gezerken benim sabahın köründe Hidrotam`a gitmemim ne kadar haksızca bir tutum olduğunu düşünüyordum. O zamanlar koluma pembe çantamı takıp işyerine gelir, nasıl bir yalan bulsam da işten çıksam diye bakardım. Zaman ilerledikçe, iş bilincim gelişmeye başladı.

Gözlemlediğim kadarıyla, ailem iş ile ilgili her operasyonda vardı. Kırtasiyeden, mutfak alışverişine kadar şirketteki her işi onlar üstleniyorlardı. Şirketten bir saatliğine bile ayrılsalar, hemen aranıyorlardı. Kısacası, ailem varsa şirket vardı. Aile şirketlerinde yaşanan en önemli sorun ikinci kuşağa işlerin aktarılma problemidir.

Böylelikle, son yılların en popüler kavramı, olan kurumsallaşma temellerini oluşturmak için bir iş planı yapmaya giriştim. Bizim gibi KOBİ’ler için “kurumsallaşma” terimi ya çok fazla insanı çalıştırma, ya gereksiz bir sürü prosedür, dokümantasyon ya da diğer insanlara hava atmak için geliştirilen bir kavram gibi gözükebilir. Fakat şirketimiz için en önemli ve gerekli bir kavram olduğunu anladım. İlk adımım olarak başarılı ISO 9001 Kalite Yönetim sistemini kurdum.

Yalnız, bu geçiş çok kolay olmadı. ISO 9001 Kalite Yönetim Sistemi kurmak için geliştirilen iş planlarındaki değişimler hem ailem hem de çalışanlarımız tarafından direnç gördü. Ailem dişiyle tırnağıyla kurduğu işyerinde, yıllar boyu alışılmış olan düzeni yenileştirme çabalarıma onay vermedi. Örneğin, düzenlediğim yeni bir formu yayınladığımda, yine eski formlar kullanılmaktaydı. Her zaman ben odaklı bir yaklaşım ile çalışırlarken, küçük kızlarının değişim yaratması maalesef revaç görmemişti. Sistemin varoluşunda organizasyon şeması önemlidir. Bu şemanın her bir kutucuğunda ayrı isimler olmasına rağmen, ailem her kutuda kendi ismi varmış gibi davranıyorlardı. Örneğin, imalatta çalışan birinin müdürü varken, ailemin, İmalat Müdürünü es geçerek, işleyişi kendilerine göre yapmaları kurumsallaşma temellerini oluşturmamızda zorluklar yaratıyordu.

Kararları başkalarına bırakamamaları, güvenememeleri veya kendilerini işe yaramaz hissetmeleri yüzünden organizasyonu kuramıyorduk. Teorik olarak benimsenmiş kurumsallaşma bilinci olsa bile, davranışlarda uygulanamıyordu.

Herkesin bildiği gibi, girişimciler her şeyi kendileri yapmaya alışık oldukları için, sistem kurmanın yanında yer alan raporlama, bütçeleme, insan kaynakları, verimlilik, kalite, maliyet muhasebesi ve planlama bir lüks gibi görünen bölümlerdir. Girişimci hiç bir zaman bu bölümlere ihtiyaç duymaz çünkü ellerini ayaklarını işten çekip, tamamen profesyonel yöneticilere teslim olmak istemezler. Bu yüzden profesyonel yöneticilerle çatışma yaşarlar. Sistemi kurmak için geliştirilen yöntemlerin tamamını ve yararını görmekte zorlandıkları için, sistemi gereksiz görebilirler. Fakat yöneticiler tarafından geliştirilen raporlamalar, iç iletişim sistemi, iş bölümü ve görev tanımlarının düzenli hale getirilmesi bu sistemde önemlidir.

Patronlar şunu bilmeli ki işlerini delege etmeyi bilmezlerse, kurumsallaşma adımlarını atamazlar. İhracata bakayım, imalata bakayım ve personele bakayım derken SUPERMAN olmaları gerekecektir. Sonuç olarak, birinci kuşak hiçbir işe yetişemez ve buzdağına çarpıverirler. Bu durum, ikinci kuşağın şirketi sürdürebilirliği ile ilgili tehdit yaratır.

Kurumsallaşma sürecinde daha ilerleyecek çok yolumuz var.

Berrak Çekin

[email protected]

Paylaş
  • gplus
  • pinterest

Yorum yap

Lütfen sorunun cevabını belirtilen alana yazınız *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.