Ticaretin Tarihi ve Zenginlik Kaynağı: Bilginin sonraki nesile aktarımı

Küçük yaşlarımdan beri, televizyonda gördüğüm ya da gazetelerde okuduğum haberlerden, çevremdeki insanlardan ve nihayet eğitim hayatımda edindiğim bilgilerden sonra hep aklıma takılı kaldı;  sadece insanlar arasında değil, toplumlar, uluslar, devletler ve hatta kıtalar arasındaki uçurumun kaynağı olan iki kavram;  zenginlik ve yoksulluk…

Evet uzun süre üzerinde düşündüğüm ve halen zihnimi meşgul eden bir meseledir gelir adaletsizliği. Peki gerçekten böyle bir şey var mı? Yani yeryüzündeki zenginliğin  paylaşımı konusunda bir adalet ya da adaletsizlikten öte, paylaşım veya dağılım diye bir şey var mı? Hemen peşinen şunu belirtmeliyim; düşüncelerimi yazıya dökerken hiçbir şekilde politik bir mesaj vermek gibi kaygım ya da niyetim yok. Zaten ilgi alanım da değil. Amacım sadece zenginlik ve fakirlik kavramlarının üzerine gitmek, temeline inmeye çalışmak.

Zenginlik ya da servete uzanan yolu anlatan saçma sapan kitapların veya makalelerin yönlendirme-lerinden uzak, fakirliğin erdem olduğunu iddia eden çeşitli felsefe ve dini motiflerden de öte birkaç tespitte bulunmak gerek.  Bunun en güzel yolu ise tarihi gerçeklere göz atmak. Asalet, şans, dini mertebe v.s. gibi ortaçağdan kalma çeşitli avantajları saymazsak, zenginliğin temel kaynağı dünyanın büyük bölümünde aynıdır; mal veya hizmet üretimi ve ticareti.

İletişimin başlamasıyla insanlık tarihindeki yerini almıştır ticaret. Bilindiği üzere ilk şekli de “takas”dı. Lütfen ilk insanları hayal edin; kimisi sadece çevresinde gördüğü ağaçlar ve çeşitli bitkiler üzerindeki doğanın bahşettiği meyve ve sebzeleri topladı, kimisi biraz daha riske girerek başka canlıları avladı. Sonra basit anlamda et ile meyve ve sebzeler takas edildi. Zamanla kimi insan, beslenme dışındaki diğer ihtiyaçlara odaklandı. Barınmaya ve giyinmeye. Kimisi marangoz, taş ustası oldu; kimisi çeşitli bitkilerden ve hayvan derilerinden kıyafet yaparak terzi oldu. Zaman geçtikçe, uzmanlaşmalar arttı, mesleki bilgiler ve detaylar “yeni nesillere” aktarıldı. Tahmin edileceği gibi genelde babadan oğullarla…

Tarih ilminin bizlere sunduğu bilgiler ışığında şu yorumu yapabiliriz; M.S. 6. yüzyıla kadar (Kongo Gumi-578 Japonya), mesleklerinde uzmanlaşmış kişiler ve aileleri vardı; yani günümüzdeki gibi “şirket”lerden söz edilemezdi. Ancak işin özünde durum aslında çok da farklı değildi. Sermaye, mal ve daha önemlisi uzmanlaşmayı sağlayan ve sürdürülebilir zenginlik elde etme imkanı veren “bilgi” kuşaktan kuşağa aktarılarak, bunlara sahip olan aile ve kişilere, diğer aileler ve toplum üzerinden servet kazanılmasını sağladı. Zaten, birçok insana şaşırtıcı gelse de, günümüzde dahi, Türkiye de dahil olmak üzere, ülkelerin büyük bölümündeki şirketlerin %99’u halen, aile şirketidir!

O halde sadece kişiler arasındaki servet farklılığını kavramak adına değil, ulusların zenginliğinin şifresini çözmek ve günümüzdeki ülkelerin ekonomik güçlerinin temelini anlayabilmek için, aile şirketlerinin tarihine bakmak gerek. Farklı ülkelerde faaliyet gösteren aile şirketlerinin analizini yapmak, dünyanın en büyük aile şirketlerinin ülkelere olan yüzdesel dağılımını tespit etmek ve hangi sektörlere odaklandıklarını gözlemlemek, Türkiye’nin de, dünya ekonomisindeki konumunun tarihsel altyapısını anlamamıza büyük katkı sağlayacak.

Bir sonraki yazımızda, dünyadaki en büyük aile şirketlerine odaklanıp, oldukça çarpıcı gerçekleri ortaya koyacağız. Şimdiden belirtmeliyim; bildiğiniz birçok şirketin aslında aile şirketi olduğunu öğrenince şaşıracaksınız!

 

Mustafa BAŞAR

Paylaş
  • gplus
  • pinterest

Yorum yap

Lütfen sorunun cevabını belirtilen alana yazınız *

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.