Ulusların Zenginliği: Aile Şirketleri

Ulusların zenginliğinin şifresini çözmek ve günümüzdeki ülkelerin ekonomik güçlerinin temelini anlayabilmek için ne yapmak gerek? Adam Smith’in “Ulusların Zenginliği” adlı değerli çalışmasına karşılık, 2 asırdan fazla bir zaman sonra alternatif bir düşünceyle cevap vermek kulağa doğru gelmiyor olabilir; zaten niyetimiz bu değil.  Ancak, ulusal toplumları oluşturan bireylerin mensubu oldukları ilk ve temel küçük topluluk olan, “aile”leri incelemek aslında önemli bir başlangıç olur bu konuda.

Hiçbir sonuç, tek ve basit bir nedenden doğmaz; neden –sonuç ilişkisi içerisindeki en önemli unsur ya da olgu aslında “süreç”tir. Uganda’da yaşayan bir birey ve mensubu olduğu aile ile İngiltere’de yaşayan bireyin ve ailesinin koşulları farklı.  Koşulları oluşturan ve günümüze kadar gelen süreç, tarih ilminin konusu elbette. Ama dünya genelindeki ulusların sosyoekonomik farklılıklarının temelinde,  gayet iyi bilinen Rönesans, Fransız İhtilali ve belki de en önemlisi Sanayi devriminin yarattığı etkilerin var olduğunu hatırda tutmak gerek.  Sanayi Devrimine zamanında dahil olmuş ya da diğer bir deyişle, ülkesinde zamanında makineleşmeye gitmiş, fabrika sayıları hızla artmış uluslardaki bireyler ve ailelerin üretim ve ticarette başarılı olma, uluslararası alanda iş yapan şirketlere sahip olma ihtimalleri elbette daha yüksekti; halen öyle.  Sanayi potansiyeli ve teknoloji üstünlüğü dışında, toplumların “dünya hayatına” dinsel ve kültürel açıdan nasıl yaklaştıkları da önemli.

Özetle, sanayi devrimini zamanında gerçekleştiren İngiltere, Almanya, A.B.D gibi ülkelerde yaşayan ailelerin kurdukları şirketlerin büyümeleri ve uzun ömürlü olmaları doğal. İlkçağlardaki avcılık, toplayıcılık gibi, kendi zamanlarının koşullarında, farklı sektörlerde uzmanlaşan çeşitli aileler, dünya çapında iş yapan koca şirketlere dönüştüler.  Akla gelebilecek her sektörde aile şirketlerini görmek mümkün. Hatta bugüne kadar kurulmuş şirketlerin ezici üstünlükteki büyük bölümünün aile şirketleri olduğunu söylemek daha doğru.  Örneğin A.B.D.’nin ve dünyanın en büyük perakendecisi; Wall Mart marketler zinciri bir aile şirketidir, Fransa’nın en büyüğü olan ve Türkiye pazarında da faaliyet gösteren Carrefour da öyle. Nasıl, şaşırtıcı değil mi? Nedense zihnimizde yer etmiş, uluslararası büyük, kurumsal şirketler ailelere ait olamaz diye, sanki gökten zembille inmişler gibi. Halbuki aile şirketi olmakla, kurumsal olmak, bilinenin aksine birbirine zıt kavramlar değillerdir. Birkaç aile şirketi örneği daha verelim mi? Fransa’dan devam edelim; özellikle bayanların çok sevdiği çanta markası olan Louis Vuitton ve kozmetik devi L’Orêal… Her ikisi de ayrı aile şirketleridir. Michelin’i dünya çapında bir lastik markası olarak biliriz; o da başka bir Fransız aileye aittir. Lastik demişken, otomobil firmalarına bir göz atalım mı? Hangi markayı seversiniz Amerikan Ford mu, Koreli Hyundai mi yoksa İtalyan Fiat mı? Ya da daha pahalı modelleri olan Alman BMW mi? Yoksa ondan daha da lüks olan Porsche mi? Bu markaların her biri, birbirinden farklı ailelere ait.  Dünya çapında faaliyet gösterebilmek ve büyümek için ille de otomobil üretmek ya da pahalı moda ürünleri satmak gerekmiyor. 1877 yılında yola çıkan bir İtalyan aile şirketi olan Barilla, 125 ayrı ülkede, farklı markalar altında makarna satıyor. Bunlardan biri de gayet iyi bildiğimiz Filiz markası.

Dünyanın en büyük 100 aile şirketinin 36’sı Amerikan, yarısından fazlası da Avrupa kökenli.  Peki bu sıralamaya girebilen Türk aileleri var mı? Türkiye Cumhuriyeti henüz 1 asırlık olmadığından, Osmanlı döneminde ailelerin şirketleşmesi ve günümüze kadar gelmeleri mümkün mü? Türkiye’deki en eski aile şirketleri kaç yıllık? Hangi sektörlerde büyümüşler?  Bir sonraki yazımızda Türk Aile şirketlerine odaklanacağız.

Saygılarımla,

Mustafa BAŞAR

Paylaş
  • gplus
  • pinterest

Yorum yap

Lütfen sorunun cevabını belirtilen alana yazınız *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.